Kürt Sorununda Ontolojik Kopuş

İnkârın Devlet Aklı, Anlaşılmayan Önderlik ve Zihniyet Duvarı
Kürt sorunu üzerine yürütülen tartışmaların büyük bölümü, görünürde yoğun ve çeşitlidir, ancak bu çeşitlilik, çoğu zaman aynı zihniyet sınırları içinde dolaşır. Haklar, anayasa, yerel yönetimler, güvenlik, terör, demokrasi ve birlik söylemleri farklı siyasi kamplar tarafından farklı tonlarda dillendirilse de, ortak bir zeminde birleşir, Kürt meselesi siyasal, hukuki ya da yönetsel bir sorun olarak ele alınır. Bu çerçeve, sorunu çözmekten çok onu yönetilebilir kılar. Oysa Kürt sorunu, bu kategorilerin hiçbirine tam olarak sığmayan, onlardan çok daha derin bir ontolojik kırılmaya işaret eder.
Bu noktada yapılması gereken ilk ayrım, Kürt meselesinin nasıl yönetileceği sorusuyla var olup olmadığı sorusunun birbirinden ayrılmasıdır. Ontolojik sorun, bir halkın hangi siyasal statüye sahip olacağıyla değil, varlığının kabul edilip edilmediğiyle ilgilidir. “Kürt var mı, yok mu?” sorusu, yalnızca bir devlet politikası sorusu değil, bir uygarlık ve zihniyet sorusudur. Bu nedenle Kürt meselesi, özünde sadece ve sadece bir hukuk ya da siyaset meselesi değil, bir varlık–yokluk meselesidir. Kimlik sorunu ise bu ontolojik inkârın siyasal ve toplumsal düzeyde aldığı biçimdir. Kürt kimliği tartışmalıysa, bunun nedeni Kürt varlığının ontolojik düzeyde reddedilmesidir.
Burada ontoloji, soyut bir felsefe tartışması değil, bir halkın kabul edildiği, hangi varlık statüsünde tanımlandığı sorusudur. Ontolojik inkâr, bir halkın yalnızca hakların reddedilmesi değil, tarihinin, dilinin, kolektif hafızasının, irade kapasitesinin ve özne olma imkanının yok sayılmasıdır. Bu nedenle Kürt sorunu, hukuki düzenlemelerle çözülebilecek bir eşitsizlik, varlığın tanınıp tanınmadığına dair temel bir uygarlık sorunudur.
Tam da bu nedenle Önderliğin Kürt sorununa yaklaşımı, mevcut tüm siyasal ve ideolojik çerçevelerle çatışır. Çünkü Önderlik, Kürt sorununu devletin tanıma kapasitesine, anayasal düzenlemelere ya da yönetsel reformlara indirgemez. O, sorunu tarihsel olarak devletin, uygarlığın ve iktidar zihniyetinin kurduğu inkâr ontolojisi üzerinden okur. Bu okuma, yalnızca devleti değil, milliyetçiliği, şovenizmi, klasik solu, liberalizmi, erkek egemenliği ve dinci siyaseti de rahatsız eder. Bu yüzden Önderlik yalnızca anlaşılmayan değil, aynı zamanda anlaşılmak istenmeyen bir figürdür.
Bu anlaşılmama hâli, basit bir siyasal yanlış anlama değil, doğrudan doğruya bir zihniyet savunma refleksidir. Çünkü Önderliğin ontolojik yaklaşımı, herkesin üzerine bastığı zemini sorgular. Türk ulus-devletinin kuruluş felsefesi, homojen bir ulus yaratma hedefi üzerine kuruludur. Bu hedef, yalnızca Kürtleri değil, farklılıkların tamamını eritmeye yönelmiştir. Ancak Kürtler, coğrafi bütünlükleri, toplumsal hafızaları ve direniş gelenekleri nedeniyle bu eritme politikasına tam olarak boyun eğmemiştir. Bu yüzden Kürt varlığı, Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren yalnızca bastırılmamış, sistematik biçimde yok sayılmıştır.
Dil yasakları, isyanların kanla bastırılması, yer isimlerinin değiştirilmesi, tarih anlatılarından silinme, “dağ Türkleri” gibi kavramsallaştırmalar, inkârın ontolojik karakterini gösterir. Bu, sadece siyasal baskı değil, bir halkın varlığını anlamsızlaştırma girişimidir. Burada inkâr, geçici bir güvenlik refleksi değil, süreklilik kazanmış bir varlık rejimi olarak işler.
Bu inkâr rejimi, yalnızca milliyetçi-devletçi çevrelerle sınırlı değildir. Farklı ideolojik kamplar, farklı gerekçelerle de olsa bu ontolojik körlüğü yeniden üretmiştir. Şovenist milliyetçilik Kürt varlığını bölünme tehdidi olarak görürken, liberal siyaset onu bireysel haklara indirger. Klasik sol, Kürt sorununu sınıf çelişkisine tabi kılarak tali bir meseleye dönüştürür. Dinci siyaset, ümmet söylemiyle Kürt kimliğini görünmez kılar. Erkek egemen zihniyet ise Kürt kadınının özgürlük mücadelesini bastırmaya çalışır. Görünürde birbirine karşıt olan bu yaklaşımlar, ortak bir noktada birleşir: Kürt varlığının ontolojik özgüllüğünü tanımamak.
Daha sorunlu olan ise, Önderliği referans aldığı söyleyen kimi siyasal ve entelektüel çevrelerin Kürt sorununu hak, hukuk ve soyut demokrasi söylemiyle daraltmasıdır. Bu liberal-orta sınıf bakış, ontolojik kopuşu reformcu bir talepler listesine indirgerken, Önderliğin devleti, iktidarı ve uygarlık zihniyetini sorgulayan paradigmatik hattını görünmez kılar. Böylece Önderlik, karşıtları kadar, adına konuştuğunu iddia eden çevreler tarafından da sistem içine çekilmeye çalışır.
Bu nedenle inkâr, yalnızca devlet kurumlarında işleyen bir mekanizma değildir. Ontolojik inkâr, gündelik dilde, medya söyleminde, “birlik”, “kardeşlik” ve “ortak kader” çağrılarında da sürekli yeniden üretilir. Kürt varlığı, kimi zaman güvenlik tehdidi, kimi zaman geri kalmışlık, kimi zaman Türkçenin bozulmuş hali, kimi zaman da bireysel haklar düzeyine indirgenerek görünmez kılınır. Bu toplumsal yeniden üretim mekanizması, inkârın devletle sınırlı kalmamasını, toplumun geniş kesimlerinde içselleştirilmesini sağlar.
Tam da bu noktada Önderliğin pozisyonu belirginleşir. O, Kürt sorununu ne devletleşme hedefiyle ne de klasik entegrasyon politikalarıyla açıklar. Kürtleri zaten mevcut olan siyasal-toplumsal bir aktör olarak kabul eder, ancak bu aktörlüğün tarihsel olarak inkâr edildiğini vurgular. Dahası, varlığın yalnızca tanınmayla değil, irade, özneleşme, örgütlülük ve öz savunma ile kurulduğunu söyler. Bu yaklaşım, devletin “tanırım–tanımam” ikilemini boşa düşürürken, milliyetçi “devlet kurma” fantezisini de aşar. Çünkü burada mesele yeni bir egemenlik kurmak değil, egemenlik mantığının kendisini sorgulamaktır.
Önderliğin yaklaşımını ayırt edici kılan temel nokta, Kürt sorununu özgürlük ya da hak sorunu olarak değil, öncelikle bir varlık sorunu olarak ele almasıdır. Çünkü varlığı tanınmayan bir halk için özgürlük, hak ve demokrasi söylemleri içeriksiz kalır. Bu nedenle Önderliği anlamamak ya da anlamak istememek, esasen Kürt varlığının ontolojik olarak kabul edilmemesiyle ilgilidir. Önderliğin paradigması, bu noktada yalnızca devlet aklını değil, milliyetçi, liberal ve reformist tüm yaklaşımların sınırlarını da kırar.
Sonuç olarak, Önderliğin Kürt sorununa yaklaşımı tek aşamalı ya da eş zamanlı bir çözüm modeli değildir, ontolojik, hukuki ve siyasal boyutları olan üç ayaklı bir süreçtir. İlk aşama, Kürt varlığının ve kimliğinin ontolojik düzeyde tanınmasıdır. Bu aşama gerçekleşmeden hukuk, anayasa ve hak tartışmaları kaçınılmaz olarak devlet merkezli bir tanıma mantığına hapsolur. İkinci aşama, bu ontolojik kabul temelinde Kürtlerin sisteme örgütlü ve gönüllü katılımını mümkün kılan hukuki ve anayasal zeminin oluşturulmasıdır. Üçüncü aşama ise, Kürt halkının demokratik siyaset yoluyla, öz örgütlülüğüne dayalı biçimde bu sistem içinde kendini yönetebilmesidir. Bu üç ayaklı süreç birlikte ele alınmadığında önderliğin yöntemi parçalanır, ontolojik tanınma ya ilkel milliyetçi reflekslerle, ‘devletten vazgeçiş, statüden vazgeçiş’ olarak okunur, ya da liberal orta sınıf bakışla hak-talepler listesine indirgenir. Oysa Önderliğin yaklaşımı, tüm talepleri bağrında taşıyan, fakat ontolojik tanınmayla başlayan bütünlüklü bir yöntemdir. Bu yöntemi zamansal olarak parçalayan her okuma, Önderliği anlamaktan çok onu eksiltir.
İdam Sehpasından Çözüm Masasına, Ontolojik Kırılmanın Tarihsel Anlamı
Ontolojik inkârın tarihsel karakteri en çıplak hâliyle, modern Türkiye’nin Kürt isyanlarına verdiği tepkilerde görülür. Önderliğin sıkça vurguladığı 1925–1938 arası Kürt isyanları ve onların akıbeti, Kürt varlığının modern Türkiye tarihinde nasıl konumlandırıldığını açık biçimde gösterir. Şeyh Said’den Ağrı’ya, Dersim’den Zilan’a kadar bütün bu tarihsel kopuşlarda ortak olan şudur: Kürt varlığı siyasal bir muhatap olarak değil, ortadan kaldırılması gereken bir tehdit olarak görülmüş, isyanlar askeri yöntemlerle bastırılmış, önderler idam edilmiş, halk ise kitlesel kıyımlar ve sürgünlerle susturulmuştur.
Bu süreç, basit bir güvenlik politikası ya da devlet refleksi olarak okunamaz. Yaşananlar, Kürt varlığının ontolojik olarak reddedilmesinin devlet eliyle kurumsallaştırılmasıdır. Devlet, Kürt varlığını yalnızca tanımamakla kalmamış, onu tarihsel olarak “olmaması gereken” bir unsur olarak kodlamıştır. Böylece inkâr, geçici bir siyasal tutum olmaktan çıkmış, süreklilik kazanan bir varlık rejimine dönüşmüştür.
Bu tarihsel arka plan dikkate alındığında, Önderliğin “Ben idam sehpasından çözüm masasını kurdum” vurgusu, sıradan bir siyasal başarı anlatısı olmaktan çıkar. Bu ifade, Kürt varlığı açısından ontolojik bir kırılmaya işaret eder. İnkarında ontolojisi vardır, işte gelinen düzey bu inkarcı ontolojinin parçalanması anlamını taşımaktadır. Çünkü ilk kez Kürt sorunu, bastırılması gereken bir isyan değil, konuşulması, müzakere edilmesi ve çözülmesi gereken bir mesele olarak kabul edilmiştir. Bu kabul, inkârın sona erdiği anlamına gelmez, ancak inkârın mutlaklığının bozulduğunu gösterir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde bir çözüm komisyonunun kurulması ve bu komisyonun İmralı’ya giderek Önderlikle görüşmesi, bu açıdan sembolik olduğu kadar tarihsel bir anlam taşır. Devlet, ilk kez Kürt varlığını mutlak yokluk alanına itmek yerine, onu bir muhatap olarak tanımak zorunda kalmıştır. Bu adım, devletin kendi inkâr ontolojisinde bir çatlak oluştuğunu gösterir. Ontolojik inkâr ilk kez parçalanmaya başlamıştır.
Varlığın ontolojik olarak kabul edilmesi, mücadeleyi yeni bir aşamaya taşır, ancak esas görev ve sorumluluk tam da bu noktada başlar. Çünkü bir halkın yaşamının, yürüyüşünün ve geleceğinin güvencesi anayasa ya da sadece kanunlar değildir. Hukuk, ancak örgütlü bir iradenin üzerinde anlam kazanabilir. Yaşamın gerçek güvencesi, varlığın kendi kendini örgütlenmesi, iradesini süreklileştirmesi ve kendini örgütlülük üzerinden geleceğe taşıyabilmesidir. Örgütlenmeyle desteklenmeyen her tanınma, geçici ve kırılgandır, kalıcı olan, varlığın kendi ayakları üzerinde durabilme kapasitesidir.
Ancak tam da bu noktada işin en zor aşaması başlar. Çünkü ontolojik inkârın çatlaması, otomatik olarak ontolojik kabul anlamına gelmez. Devletin masaya oturması, Kürt varlığını bütünüyle tanıdığı anlamına değil, inkârın artık eskisi kadar sürdürülemediği anlamına gelir. Bu nedenle Önderliğin çizdiği hat, müzakereyi tek başına bir “çözüm” olarak görmez. Asıl mücadelenin, inkârın askıya alındığı bu eşikten sonra başlayacağını vurgular.
Zor olan, inkârın askeri yöntemlerle sürdürülmesinden vazgeçilmesi değil, Kürt varlığının ontolojik kimliğinin gerçekten kabul edilmesidir. Bu kabul, yalnızca hukuki metinlerle ya da anayasal maddelerle sağlanamaz. Çünkü burada mesele bir statü tanınması değil, varlığın meşruiyetinin kabul edilmesidir. Ontolojik kabul, Kürt varlığının geçici bir siyasal tolerans nesnesi değil, kalıcı ve meşru bir toplumsal özne olarak görülmesini gerektirir.
Hukuk, anayasa ve yasalar Kürt sorunu açısından önemsiz değildir, ancak ontolojik tanınma olmadan bu alanlar çözüm üretmek yerine inkarın yeni biçimlerine dönüşür. Tanınmamış bir varlık için hukuk, özgürleştirici değil, yönetici ve sınırlandırıcı bir işleve sahip olur. Kürtlerin dili, tarihi, kimliği ve yaşam biçimi ontolojik düzeyde kabul edilmeden yapılan her hukuki düzenleme, klasik devlet aklının tanıma değil düzenleme mantığını yeniden üretir. Bu nedenle hukuk, ontolojik kabulün sonucu olabilir, onun yerine ikame edilemez.
Bu nedenle çözüm masasının kurulması bir son değil, bir başlangıçtır. İdam sehpasından çözüm masasına gelinmiş olması, Kürt varlığının ilk kez ontolojik düzeyde görünür hâle gelmesidir. Ancak bu görünürlük, kendi başına kalıcı değildir, derinleştirilmediği sürece yeniden inkâr rejimlerine açık hâle gelir.
Ontolojik Kabulün İnşası, Öz Örgütlülük, Öz Savunma ve Demokratik Siyaset
İdam sehpasından çözüm masasına gelinmiş olması, Kürt varlığının ilk kez ontolojik düzeyde görünür hâle gelmesini ifade eder. Ancak bu görünürlük, kendi başına kalıcı değildir. Ontolojik inkârın askıya alınması, varlığın güvence altına alındığı anlamına gelmez. Tam tersine, bu eşik, mücadelenin en kritik ve en zor aşamasının başladığı noktadır. Çünkü inkârın geçici olarak geri çekildiği anlar, varlığın ya kalıcı biçimde inşa edileceği ya da yeniden inkâr rejimlerine teslim edileceği tarihsel kırılma anlarıdır.
Bu nedenle Önderliğin ısrarla vurguladığı temel mesele, devletten hak koparmak ya da sistem içi düzenlemelerle yetinmek değildir. Asıl mesele, Kürt varlığını kendi ontolojik zemini üzerinde yeniden kurmaktır. Bu yeniden kuruluş, varlığın dışsal tanınmaya bağımlı olmaktan çıkarılması anlamına gelir. Varlık, ancak kendi kendini üreten, sürdüren ve savunan bir toplumsal iradeye dönüştüğünde ontolojik güvence kazanabilir.
Bu noktada öz örgütlülük, ontolojik mücadelenin merkezinde yer alır. Öz örgütlülük, yalnızca siyasal temsil ya da kurumsal yapılanma meselesi değildir, toplumsal iradenin sürekliliğini sağlayan temel mekanizmadır. Örgütsüz bir varlık, geçici olarak tanınsa bile kalıcı olamaz. Çünkü örgütsüzlük, varlığın kendini yeniden üretme kapasitesini ortadan kaldırır. Kürt varlığının tarihsel deneyimi, tanınmanın değil, örgütlülüğün kalıcılık sağladığını açık biçimde göstermiştir.
Öz savunma meselesi de bu bağlamda ele alınmalıdır. Burada kastedilen, dar anlamda askeri bir savunma anlayışı değildir. Öz savunma, varlığın kendini koruma ve sürekliliğini güvence altına alma iradesidir. Tarihsel olarak Kürt varlığı, savunmasız bırakıldığı her durumda inkâr ve imha politikalarına açık hâle gelmiştir. Bu nedenle öz savunma, ontolojik bir zorunluluktur. Demokratik, toplumsal ve siyasal biçimlerle kurulan bir öz savunma hattı, yalnızca varlığı korumaz, aynı zamanda devleti dönüştürücü bir ilişki zeminini de mümkün kılar.
Bu dönüşümün gerçekleşebilmesi için devletle kurulan ilişkinin niteliği belirleyicidir. Kürt varlığı, devlete karşı ya mutlak düşmanlık ya da tam teslimiyet ikilemine sıkıştırılamaz. Ontolojik kabul, demokratik tarzda ilişkilenme üzerinden gelişir. Bu ilişki, devletin mutlak egemenlik iddiasını sorgulayan, ancak toplumu devletsizliğe mahkûm etmeyen bir çizgiyi ifade eder. Kürt halkının ulusal-toplumsal iradesi güçlendikçe, devletle kurulan ilişki de tâbiiyet temelinden çıkar, müzakereye dayalı, sınırlı ve dönüştürücü bir zemine oturur.
Bu nedenle çözüm, bir masa etrafında yapılan görüşmelerin toplamı değildir. Çözüm, Kürt varlığının kendi ontolojik gücünü inşa etmesiyle anlam kazanır. Öz örgütlülük, toplumsal irade, öz savunma ve demokratik siyasetle derinleştirilmeyen her görünürlük kırılgandır. Asıl mücadele, inkârın askıya alındığı bu eşikten sonra başlar. Önderliğin ısrarla vurguladığı gibi, mesele devletten bir şey koparmak değil, Kürt varlığını kendi ontolojik zemini üzerinde yeniden kurmaktır. Bu başarıldığında, çözüm yalnızca Kürtler için değil, Türkiye’nin bütün siyasal ve toplumsal yapısı için dönüştürücü bir nitelik kazanacaktır.
Hakkı Tekin